Lor-enya
sen
Çin prenseslerin geceliklerindeki som altın işleme
bir Moğolun atına bakışındaki o öldürücü şefkat
Afroditin Andromeda ‘da ki yansımasısın
en güzel aşk şarkılarındaki her bir yaralayıcı kelime,
Ganj nehrindeki kutsal suyun en saf damlası,
bir kara panterin gözlerindeki ölümcül son bakışsın sen
Aztek tapınaklarında duvarlara yazılan son prenses
İnka’ların Titica gölündeki kayıp hazinelerinin en nadide parçası
aşk dağındaki kartalın gözcülük yaptığı son yaşayan aşk perisi sensin
bazen bir kara derili ananın kucağındaki zayıf mahzun bakan çocuk gözlerisin
Londra’nın o buğulu Viktorya lambalarında yağan her bir ince yağmur damlası
bazen de soyut ile somutun o hiç buluşamayacağı o son ve devasa antik uçurum
ve Niyagara’dan çağlayan suların içinden sessiz ve gizli akan şehvetimsin
sen
uzak diyarlardaki kayıp arzuların en son durağındaki kız
hiç yazılmamış bir romandaki yaşanmayacak bir aşk hikayesinin
olmayan kadın kahramanı kadar uzak
Como gölündeki dolunay gecesinde
içine girdiğim Avrupalı dişi kadar yakın.
Lor-enya
yeşil yılanların yemyeşil gözlerinden daha da yeşil gözlerin var
en şuh kumralların en bir cazibelisi de sen oluyorsun,
hayali bir kaçmış aşk treni penceresindeki o esrarengiz ve şuh ruj izisin
ne garip
evren senin gözlerinle bakıyor bu gece,
seni bu kadar çok seven bir erkeğe
bir gün çıkıp gelse yanına Lor-enya
dudaklarından bir demet menekşe verir misin ?